27 Nisan 2008 Pazar

İstanbullu olmak

Kendimi kaybettim, bir amaca bir olaya kanalize olmuş falan değilim, sadece iyi veya kötü bir şekilde gittiğim yol yerine başka bir yol gördüm ve durdum. Yazmıyorum çünkü bahanem var, ondan sonra da düşünmüyorum. Düşünmeyince de artık eski "ben"i şaşırtıcı bir şekilde daha başarılı buluyorum. Kalkıp gitmeyeli veya ipe güvenip ayakları yerden çekmeyeli çok oldu. Artık sahilde koşular da rutin olmaya başladı, havuzda yüzmeler de. Dinlediklerimden bile haz almıyorum diyebilirim. Öylesine yaşıyor gibiyim.

Ben bir doğa insanıyım. Yani medeniyetin hiçbir şekilde var olmadığı yerlerde, kendi başıma hayatımı belirli bir kalitede sürdürebilirim ve bu süreç içerisinde huzurlu olabilirim (ilgi objemle birlikte olmayı tercih ederim). Bu konu hakkında gerçekleşmesi çok da uzak olmayan planlarım var ancak şu anda bunlardan bahsetmenin doğru zamanı değil. Kısaca Thoreau'dan haberdar olmadan önce Thoreau olmayı düşündüm diyelim.

Doğaya ve sadeliğe olan tutkum acaba şehri istemememden sonra mı oluştu yoksa bu kronolojik sıra yanlış mı oldu? Sanırım önce doğala olan tutkum oluştu ki o da doğalın bu dönemde bakir kalabilmiş olmasından da kaynaklanıyordu, ama gerçekten o "kendi varlığımdan daha büyük, yüce bir şeye hayran kalma, inanma" ihtiyacımı doğada ve fizik kanunlarında ve kaosta ve integral eğrisinde ve gauss dağılımındaki etkenlerle kapatmam benim bugün böyle bir insan olmamı sağlamış olan. Ve yine bu nedenle ki birçoklarının göremediklerini görebildiğimi düşünemediklerini düşünebildiğimi alçakgönüllülükle söyleyebilirim. Dış uyaranlarım konusunda daha seçici olabiliyorum.

Ne yazık ki görüldüğü gibi içinde yaşadığım toplumun çoğu benim gibi değil. İşte bu nedenle bir yazı içerisindeki birkaç kelime yüzünden insanlar yazarı "hayatını sona erdirmekle" tehdit edebiliyor, "sürü" kolayca yönlendirilip istenilen hedefe doğru saldırması sağlanabiliyor. Görünen liderlerin görünmeyen amaçları için en ön saflarda savaşma fırsatını elde edebilirim diye birbirleriyle didişiyorlar. Üzücü, sadece üzücü.

Bu insanlar televizyonda birbirlerine bağırırken, birbirlerine laf sokarken (ki ben sanırım o şekilde laf sokmayı düzenli olarak kullanmayı bir-iki sene önce bıraktım) yapılacak şey çok basit. Televizyonu kapatın. En azından bir aydır ana haber bülteni izlemiyorum, belki "koyun" gibi yaşıyorum ama mutluyum. Haftada iki defa Radikal beni yeterince bilgiyle donatıyor.

Peki ya bu insanlar benim etrafımda ve her tarafımdalarsa? O zaman ne olacak? Odamdan çıktığım anda bana seçim şansı bırakmadan beni binlerce uyaranla tanıştırıyorlarsa? Veya artık bu uyaranlar bende uyartı oluşturacak eşik değere gelemiyorlarsa, artık neredeyse bütün uyaranlar benim eşik değerimin altında kalıyorsa? Bence delirmek için çok güzel bir başlangıç. Uyaransız yapamayan zihin, kendi ihtiyacını kendisi karşılar. Rüya görür, uyanıkken de gündüz düşü kurar. Otobüste, vapurda, derste, ders arasında, birisiyle konuşurken bile. Bir çeşit bilgisayar oyunu karakterinin boş an animasyonu gibidir gündüz düşü.

Şehirdeki dağcı olmak bence budur, istediğin anda bütün ışıkları, sesleri, kokuları kapatarak, kendine dönmek veya o anda seçtiğin bir şeye bütün benliğini adamak. O seçtiğin şeyle adeta bütünleşmek, bütün duyularınla hissetmek, adeta zirveye çıkıp etrafın güzelliği karşısında dehşete düşmek.

Bu anlattıklarımın ne olduğunu bilen, ben anlattıkça kendi anılarını hatırlayarak onları tekrar yaşayan, tekrar ağzı hayretle açılan insanlar arıyorum etrafımda. Çok fazla da aramıyorum. Bir tanesine bile razıyım. Düzenli olarak görmem gereken insan tipinde bu insanlar. Hayatta ne istediğini yeteri kadar bilen insanlar.

Peki bütün bunların İstanbullu olmakla ne alakası var, İstanbul benim kendimi tanımladığım ve aradığım türden insanlarla dolup taşmasa da, bize bu ülkede gerçekten yaşama imkanı sağlayacak az şehirlerden biri. Burası bir şehir ve şehirde yaşamanın da ayrı kuralları var. Herkesten çok zeki, iyi ahlaklı, entelektüel olmasını beklemiyorum tabii ki, ancak mesela yan apartmanımda oturan insanın çöpe atmasını rica ettiğim elma çöpünü vapurun üst güvertesinden denize fırlatmasını görünce içimde artık var olmadığını düşündüğüm hisler canlanıyor. Veya "nezih" tabir edilebilecek Kadıköy-Bostancı otobüsünde bir adam camı açıp çöpünü dışarı bırakıp camı kapatıyorsa yine içimde aynı hisler canlanıyor. Anlam veremiyorum, algılayamıyorum. Vapurda iskele kullanmayanları da karşıdan karşıya geçerken trafik kurallarına uymayanları da, Beşiktaş'ta karşıya geçmek için toplamda yaklaşık otuz merdiven çıkıp otuz merdiven inmek gibi bir seçenekten bihaber olan insanları anlayamıyorum. Hayatında ilk defa erkek bacağı görmüşçesine bana dönüp bakan o iki liseli kızı anlayamıyorum. Bu kadar anlayamadığım varken en büyük bilinmezi "kadın"ı nasıl anlayacağımı bilmiyorum (Bu cümle şirket geliri tablolarının arasına sıkıştırılmış yıkanan bebek fotoğrafı). Bu kadar uyaranı kapatmaya çalışırken esas uyaranları da kapatıyorum. Veya esas uyaranlar zaten ilk başta kapatılması gerekenler ki bunların çoğu İTÜ'nün içerisinde.

Cumartesi günü saat ona çeyrek kala evden çıkarak Ayazağa kampüsüne gitme isteği içindeydim. İş gezisi olarak bakabiliriz buna. İki saat sonra ancak varabildim. Niye? Çünkü avrupadan anadolu tarafına geçiş yolunda duran iki tane panzerin "görünmezlik kalkanı" yok. İnsanlar "aaa panzer hadi izleyelim" diyerek yavaşlıyorlar, yavaşlıyorlar hatta duruyorlar ve ben sınırlarımın nerelerde olduğunu keşfediyorum. Takım giymiş elinde tesbihi olan bir adam şehirli olmayı takım giymek sanıyor, elinde duran az önce burnunu sildiği kağıt mendili otobüsün camını açıp dışarıya atmaya çalışıyor, rüzgardan dolayı mendil içeri düşüyor, hareket halindeki arabadan dışarı sigara atmaya çalışanlar da olduğunu unutmamak lazım, en azından mendil birililerini yakmayacak. İçeri düşen mendili tekrar alıyor, inanamıyorum, anlayamıyorum, tekrar deneyecek. Acaba hayatında bu kararlılığı kaç defa gösterdi? Bu kararlılığa sahip olduğuna göre işe yaradığını biliyor olmalı. Ama benden kurtulamıyor: "Niye dışarı atıyorsunuz?, gittiğiniz yerde çöpe atarsınız!" duymuyor (duymamazlıktan gelebilecek kadar bile "farkında" değil), bu sefer mendil dışarıda, camı kapatıyor bana dönüyor "he?!"

Önüme dönüyorum, beynini geceleyin yatmadan önce takma dişlerinin (takma diş burada bir çıkış noktası, tipin dişleri takma mı bilmiyorum bilmek istemiyorum) yanında içi çeşitli kimyasallar dolu bir kavanoza koyup da sabah "bugün gerek olmaz ya..." diye geri kafasının içine almayanlarla uğraşacak saniyem yok. Tesbih sallamak için beyine de ihtiyaç yok.

Ufuk Deniz Demirbilek

0 yorum: